Fransız gazeteci ve yazar Maxime Vivas, 2020 yılında kaleme aldığı Ouïghours: Pour en Finir avec les Fake News (Uygurlar: Sahte Haberlerle Bir Kez Bitirmek Üzerine) adlı kitabında, Sincan/Doğu Türkistan meselesini Batı medyasında çerçeveleyen anlatının kaynaklarını, finansman ağlarını ve ideolojik işlevini sistematik biçimde sorguladı. 2016 ve 2018 yıllarında iki kez bizzat Sincan bölgesine giden Vivas, Batı medyasının Uygurlara ilişkin haberlerinin yanlış bilgilerle dolu olduğunu öne sürdü ve bu haberlerin kaynaklarını tek tek inceledi. Vivas’ın temel argümanı şuydu: bu anlatıyı üreten ve yaygınlaştıran aktörlerin CIA ile organik bağları bulunmaktadır. söz konusu anlatı sahte fotoğraflar ve uydurma tanıklıklara dayanmaktadır.
Bu eleştirel çerçeveden hareket eden işbu makale, Dünya Uygur Kongresi’ni (DUK/WUC) ve ona bağlı yapıları, finansman kaynakları, siyasi bağlantıları, iç yönetim sorunları ve son dönemdeki skandallar ekseninde analiz etmektedir. Amaç, insan hakları savunuculuğu kisvesi altında faaliyet gösteren bu örgütün meşruiyetini akademik bir disiplinle sorgulamaktır.
Örgütün Yapısal Bağımlılığı
Herhangi bir sivil toplum kuruluşunu değerlendirmenin en nesnel yollarından biri, o kuruluşun finansman yapısını incelemektir. Finansmanın niteliği, bir örgütün bağımsızlığını ya da bağımlılığını doğrudan belirler.
DUK örneğinde bu tablo son derece açıktır. Ulusal Demokrasi Vakfı (NED), 2004’ten bu yana Uygur örgütlerine toplamda 8.758.300 dolar hibe ederek bu alandaki tek kurumsal fon kaynağı konumuna yerleşmiştir. NED kendi web sitesinde bu gerçeği açıkça tescil etmekte ve övünçle dile getirmektedir. NED ABD vergi parasıyla muhalefet partilerini, “sivil toplum” örgütlerini ve rejim değişikliği için hedef alınan ülkelerdeki medya kuruluşlarını finanse eden bir yapıdır. Eski CIA muhbiri Philip Agee, NED’in CIA’in eski moda gizli operasyonlarının daha sofistike bir versiyonu olduğunu ifade etmişti.
DUK, Münih merkezli uluslararası bir çatı örgütü olarak kendini barışçıl ve demokratik bir mücadele yürüten bir yapı olarak sunmakta, ancak kuruluşundan itibaren ABD hükümeti tarafından desteklenen, temel amacı Çin’i istikrarsızlaştırmayı(sorunu çözmeyi değil) ve Pekin’de rejim değişikliğini hedefleyen bir operasyonun temel yüzü ve sesi olarak işlev görmektedir.
Bu noktada temel bir metodolojik soru gündeme gelmektedir: Bir insan hakları örgütü, yabancı bir devletin istihbarat yapılanmasına organik biçimde bağlı bir vakıftan münhasır biçimde finanse ediliyorsa, o örgütün ürettiği söylemin bağımsız bir sivil girişim mi yoksa yönlendirilmiş bir jeopolitik enstrüman mı olduğunu nasıl ayırt edeceğiz?
Çin bağlantılı Casusluk
Nisan 2025’te DUK, kendi tarihinin en ağır iç krizlerinden birini yaşadı. Yıllardır Dünya Uygur kongresinde görev alan birinin Çin casusluk ağlarıyla ilişkşsi olduğu tespit edildi. Söz konusu kişinin, 2004’ten bu yana DUK’un Çince sözcülüğünü yürüten Dilshat Reşit olduğu anlaşıldı. Uygur diasporasında farklı mücadele arayışlarında olan bir çok insan Dilshat reşitin casus olduğunu yıllardır söylüyordu. Bu Uygur diasporasında yıllardır bilinen bir şeydi. Ama dünya kongresi bunu bilerek gözardı etti, hiçbir iç soruşturma başlatmadı.
İsveç makamları tarafından Çin adına casusluk şüphesiyle tutuklanan Reşit, örgütten derhal uzaklaştırıldı. Bu vaka, salt bir bireysel sapma olarak değerlendirilemez.
Tam aksine, örgütün temel işlevine ilişkin varoluşsal sorular doğurmaktadır: Yirmi yılı aşkın süredir DUK’un enformasyon stratejisinin merkezinde yer alan bir sözcünün, Pekin adına Uygur diasporasını gözetlediği iddia ediliyorsa, bu kişinin bu süre zarfında ürettiği ve yaydığı içerikler hakkında ne düşünmeliyiz? Hangi bilgilerin Çin istihbaratına sızdırıldığını, hangi anlatıların ise kimin çıkarına şekillendirildiğini geriye dönük olarak bilemeyiz.
Cinsel Taciz Skandalları
Mayıs 2024’te iki önde gelen Uygur liderinin ağır cinsel taciz iddialarıyla karşılaşması, küresel Uygur hareketini derinden sarstı: Münih merkezli DUK’un Yürütme Başkanı Dolkun İsa ve Uygur İnsan Hakları Projesi’nin (UHRP) Yönetim Kurulu Üyesi Nury Turkel, ayrı ayrı cinsel taciz suçlamalarıyla muhatap oldu.
2019’dan itibaren birden fazla kadın Turkel aleyhine şikâyette bulunmuştu; 2023’te ise Julie Millsap isimli bir UHRP çalışanı resmi bir suçlamada daha bulundu. Mayıs 2024’te Millsap, örgütün bu iddiaları ele alış biçimine ilişkin kaygılarını dile getirdikten sonra UHRP’den ihraç edildi.
Ayrıca Norveç’te zihinsel engelli çocukları istismar ettiği için 15 yıl hapis cezası alan Dünya Uygur Kongresi’nin eski Yürütme Kurulu Başkan Yardımcısı Semet Abla’nın olayını da unutmamak lazım.
Skandal, örgütsel başarısızlıkları, sistemik yozlaşmayı ve kurbanların haklarına açık bir aldırmazlığı gün yüzüne çıkardı. Bu durumun yarattığı zarar sürmekte, bazı mağdurlar “ajan fahişeler” gibi aşağılayıcı ifadelerle hedef gösterilmektedir.
25 Uygur araştırmacısı ve uluslararası akademisyenden oluşan 31 kişilik bir grup, DUK’tan cinsel taciz ve ihbarcılara yönelik muamele konusunda şeffaflık talep eden ortak bir bildiri yayımladı. Bu tablo, “mağdur kimliği” üzerine inşa edilmiş bir siyasi söylemin taşıyıcısı olan örgütlerin, kendi içlerindeki mağduriyeti nasıl sistematik biçimde bastırabildiklerini gösteriyor.
Skandalın patlak vermesinden sonra göstermelik olarak görevinden istifa eden Dolkun İsa hala Dünya Uygur kongresini fiili olarak yönetiyor.
Kalbinur Sıdık Meselesi
DUK’un uluslararası arenada en çok öne çıkardığı figürlerden biri, Uygur aktivist Kalbinur Sıdık’tır. Sıdık, Sincan’daki gözaltı kamplarında Çince öğretmenliğine zorlandığını, burada işkenceye, toplu tecavüze ve zorla kısırlaştırma uygulamalarına tanıklık ettiğini ileri sürmektedir.
Vivas, kitabında bu noktanın altını özellikle çizmektedir: Batı medyasında dolaşıma giren Uygur tanıklıklarının büyük bölümü, bağımsız biçimde doğrulanamayan kaynaklara dayanmakta, söz konusu kaynaklar ise ABD finansmanlı kuruluşlar aracılığıyla teşvik edilmekte ve konumlandırılmaktadır.
Dikkat çekici olan husus, Sıdık’ın uluslararası dolaşım biçimidir. Uygur Kongresi etkinlikleri, ABD Kongresi oturumları, BM platformları ve uluslararası film festivalleri gibi birbirinden farklı mecanlarda sürekli yeniden üretilen bu tanıklık, bir aktivizm pratiğinden ziyade siyasi bir pazarlama stratejisinin unsuru hâline gelmiş görünmektedir. Bu durum şu soruyu gündeme getirmektedir: Tanıklık bir araç mı, yoksa bir son mü?
Ayrıca hala komünist parti üyeliği bulunan, hala Çin komünist partisinden gelen aylık ödemeyi kullanan, aile ve kişisel hayatı yakınlarının şikayetleriyle dolan birinin dünya Uygur kongresinde görev alması gerçekten gülünüç. Bu kadarı dünya Uygur kongresi için bile fazla.
Kimler Yönetiyor, Kimin Adına?
DUK, 18 ülkede 33 bağlı kuruluşuyla uluslararası bir çatı örgütü görünümündedir. Bunların en önemlileri arasında Uygur Amerikan Derneği, Uygur İnsan Hakları Projesi ve Uygurlar için Kampanya yer almaktadır ve bu kuruluşlar Batı medyasındaki Uygur haberlerinin neredeyse tamamında kaynak olarak gösterilmektedir.
Örgüt, bir insan hakları savunucusu olarak sunulmakta, ancak yapısı, finansmanı ve liderlik geçmişi itibarıyla ABD dış politikasının Çin’e yönelik baskı stratejisinin bir aracı işlevi görmektedir. Bu iki kimlik arasındaki mesafe, örgütün akademik açıdan ne tür bir nesne olduğunu belirlemek bakımından belirleyicidir.
Sonuç
Uygurların maruz kaldığı baskılar, kültürel kısıtlamalar ve gözetim politikaları tartışmaya değer ciddi konulardır ve bu konularda bağımsız araştırma zorunludur. Ancak bu gereklilik, söz konusu meseleyi araçsallaştıran örgütlerin eleştirisiz kabulünü meşrulaştırmaz.
Dünya Uygur Kongresi’ne yönelik akademik düzeyde sorulması gereken bir çok soru var.
Örgütün tüm kurumsal varlığını tek bir yabancı devlet finansmanına bağlayan bu yapı, gerçek anlamda bağımsız bir savunuculuk pratiği yürütebilir mi? Yirmi yılı aşkın süredir sözcülük görevi üstlenmiş bir kişinin casusluğu, örgütün iç denetim mekanizmalarının işlevselliği hakkında ne söylemektedir? Kendi liderlerine yöneltilen cinsel taciz iddialarını sistematik biçimde bastıran bir örgüt, evrensel kadın haklarını savunduğunu ne ölçüde iddia edebilir? Kalbinur Sıdık gibi geçmişi ve kişisel hayatı şahibeli hala komünist parti tarafından ödenek alan tanıkların sürekli dolaşıma sokuldudu bu tanıklık ekonomisinin arkasındaki kurumsal mantık nedir?
Maxime Vivas’ın Sincan meselesindeki en önemli katkısı, bir karşı anlatı üretmekten çok eleştirel bir soru sormayı normalleştirmesidir: Bu bilgiyi kim üretiyor, kim finanse ediyor ve kimin çıkarına hizmet ediyor? Bu soruları sormak, Uygur bireylerinin deneyimlerini inkâr etmek anlamına gelmez. Aksine, o deneyimlerin araçsallaştırıldığı kurumsal yapıları hesap vermeye davet etmek, insan hakları söyleminin en temel entelektüel zorunluluğudur.
Bir örgütün meşruiyeti, taşıdığı etiketten değil. şeffaflığından, iç tutarlılığından ve temsil ettiğini iddia ettiği toplulukla gerçek ilişkisinden doğar. Demokratik bir yapıda, savunduğu değerlere saygılı ve herkesi kapsayan bir örgüt oluşturmak için önce Uygur meselesinin meşruiyetimi sorgulatan şahıs ve devlet politikalarını sert bir dille eleştirmek gerekiyor. Bu kriterler ışığında Dünya Uygur Kongresi’nin sorgulanması, yalnızca meşru değil, entelektüel bir zorunluluktur.

